Kitapoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitapoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2013 Salı

Hız Çağında: 'yavaşa övgü'

 Hediye aldığınız kitabı sahibine iletmeden altını çizerek, not alarak okumayı sever misiniz?

 Belki bencilliktir bu, benim dikkatimi çeken yerler senin de dikkatini çeksin der gibi. Belki de ortak noktalarda buluşma çabasıdır bu, 'aynı cümleyi aynı düşüncelerle mi okuyacağız acaba' merakından sonucudur. 
  Ben severim. Sevdiklerimi kitap hediye etmeyi sevdiğim kadar, not alarak okumayı. Özlemimi gidermek gibi, sohbet etmek gibi, üzerinde konuşmak istediğin bir konuyu not düşmek gibi. 


   Kemal Sayar kitaplarından sonraki hislerim bi' hayli karışık oluyor: hüzün, farkındalık, umut, merak. K.Sayar'ın modern çağ eleştirisi günümüzden yakınıp yakınıp 'bu dünyada yaşanmaz' der gibi değil de, eleştirisini yaptıktan sonra her birey bunları düşünse ve uygulasa mutluluk kaçınılmaz der gibi. Bu sebepten onun yazdıklarını sevişim sanırım.
    Modern hayatın bize getirdiği 'hızlı olursan kazanırsın' düşüncesinin hayatımızı nasıl manasızlaştırdığının, bunun ilişkilerimize, aile hayatımıza, okumalarımıza, 'boş vakit' anlayışımıza nasıl yansıdığını fark ettiriyor K.Sayar; ve 'usul asildir'in farkına vardırıyor.

   Yine farkındalıklar kazandım; olduğum yerde tam olarak orada olmaya, telefonun, internetin beni parçalamamasına özen göstermem gerektiğinin farkındayım:
'Aslında bütün parçalarımızla bir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız.'

Çocuklara dair bir şeyler öğrenmenin önemini hatırladım. Kardeşimde de gördüğüm:
'Çocukların hayal gücü zayıflıyor ve medyanın kendilerine sunduğu imajlarla sınırlı kalıyor.'

Nasıl bir yaşam alanı düşüncemi şekillendirmeme katkıda bulundu:
'Evin içinde de televizyonun uğultusunun, bilgisayarın vızıltısının dindiği 'kurtarılmış' anlar olmalıdır.Evlere ve okula 'yavaşla' tabelaları asabiliriz.'

'Romanın ahlâki meseleleri yok artık; roman 'kalbin kendi çelişkileri'nden beslenmiyor.'
-bununla ilgili bir yazı yazmak istiyorum-

Ve tabii yeni şahsiyetlerle tanıştım. Fikrine saygı duyguduğun/sevdiğinin kişilerin bahsettiği kişiler de önemlidir ya; K.Sayar'ın andığı şahsiyetleri merak ediyorum. Ve bu kadar çok insanı, kitabı, araştırmayı bilmesine gıpta ediyorum.

Tefekkürlü okulamalarınız olsun.
Hoşça bakın zatınıza. 

Dipnot: Kendisi ile yapılan bir sohbet, bu kitabından da bahsetmiş.

                               

24 Aralık 2012 Pazartesi

Hikaye Yazmak Hüzün Yazmak Mıdır?

 Okumayıisteyipbirtürlüokumayabaslayamadığımyazarlarlistesi diye bir listem olsaydı, içinde bir sürü isim olurdu. Bunlardan biri de Fatma Barbarosoğlu olurdı. Artık o listeden çıkardı, zira ilk F.Barbarosoğlu kitabımı okumuş bulunmaktaydım.

 Bazı kişiler 'Bak o yazarı okumaya ilk şu kitapla başla, diğeri ilk kitap için uygun değil.' gibi cümleler kurarlar ya, bir türlü çözemedim mantığını, neye göre karar veriyoruz? Ben hiç öyle şeyler öneremiyorum da, çok üzülüyorum. Aslına bakarsınız pek de savunucusu değilim böyle önerilerin. Çoğu zaman olduğu gibi insanları özgür bırakma taraftarı, kendileri keşfetsin savunucusuyum. Nerden geldik bu konuya? Hıh. Bana kimse şu kitabını ilk oku gibi önerilerde bulunmadı, ben seçtim: Senin Hikayen.



  Ben eskiden kitapları okurken hepsini yazarın gerçek hayatından bir parça gibi düşünürdüm. Hala olur ya, ister istemez. Senin Hikayen'de de her hikayeden sonra böyle şeyler düşünüp, 'ben  hikayeleştirilebilecek şeyler yaşıyor muyum, gözümden mi kaçırıyorum bazı şeyleri' gibi düşüncelere daldım-belki çocukça-. Belki de hikaye yazabilmek için hatıraları sıkı sıkı sahiplenmek gerek.

 Zaman zaman da hikaye yazmakla 'hüzün yazmak' eşdeğer şeyler mi diye düşünmekten kendimi alamadım. Hikayelerdeki hüznü gördükçe, ben hiç bir zaman hikaye yazamıycam galiba diyorum-hayır hüzün yaşamadığımdan değil-, sonra geçiyor. Benim hikayelerim 'benim hikayelerim' olacaksa, 'kendim' gibi olabilir diyorum.
  
 En beğendiğim hikaye mi? Yalan Makinesi. 
 Ve bir cümle: 'Hür olmak için önemsiz olmak gerektir.'

 Öyleyse ben gideyim. Okunacak çok F.Barbarosoğlu kitabı var daha.
 Hikayelerinizi düşünün.
 Hikayelerinizi mutlandırın.
 Teşekkürlü okumalarımız olsun inşAllah^^

6 Kasım 2012 Salı

Küçük Ağaç'ın Eğitimi / The Education of Little Tree


 Okuyalı çok -baya çok, yaklaşık 6 ay- olmasına rağmen hakkında bir şeyler söyleme isteğim dinmedi. Burada çoğunlukla sevdiğim kitapları yazıyorum, paylaşıyorum. Çünkü bir kitap hakkında olumsuz bir şeyler söylemeye pek dilim varmıyor, kem küm ediyorum günlük yaşamımda sorulursa da. Bir başkasına göre benim beğenmemem kitabın kalitesi ya da içeriği hakkında çok bir şey ifade etmeyebilir çünkü. Velhasılı kelam, bahsedilesi gördüğüm kitaplardan birindeyiz; yazar burada 'Sevdim!' demek istiyor.

  Bu kadar açıklamadan sonra;
  Sadece Küçük Ağaç'ın masum soruları için bile okunabilecek bir kitaptan konuşuyoruz. Evet Küçük Ağaç adında bir miniğin gözünden dünyaya bir bakış. Ama orası başka bir dünya! Çok gizemli oldu, olsun. Bu sebepten kitapta doğallığı, masumiyeti, mekanik hayatın tamamen dışında bir hayatı görmek mutlu hissettiriyor, ve sonra düşündürüyor. Bilgemsi tavrıyla konuşan büyükbabanın sözleri de kitabın önemli kısmını oluşturuyor. İnsanın ve dahi bütün canlıların değerini bilmeyi, onları sevmeyi öğrenen Küçük Ağaç'ın dünyaya zaran veren, kıyıcı insanları anlayamaması normaldi tabi ki. Anlayamadı da. O her şeyi insancıl, içinden geldiği gibi, samimi, duyarlı şekilde yapan bir çocuk olmayı öğrenmişti.

  Ben kitabı okurken bir çocuğa ne kadar çok şeyin öğretilebileceğini, ne kadar olgun bir çocuk olabileceğini ve ne kadar üretken olabileceğini anladım, bunun mekanik bir şekilde, samimiyetsiz olamayacağını da. Sonra zaman zaman aklımda daha önceden TEDtalksda izlediğim/dinlediğim bir konuşma belirdi, eğitimin öneminden ve çocukların nasıl eğitilebilceğinden bahseden:


"Büyükbaba dedi ki anlamak gerekirmiş. Ama birçok insan anlamak istemezmiş çünkü anlamak zahmetli işmiş."
Düşünmeli, faydalanmalı okumalar.
Kitap okunmadan geçen günlerimiz olmasın inşAllah.
Hoşça kalın ^^
Dipnot: Kitabın kapağıyla aynı renkte kalemle altını çizmeyi seviyorum.

 To read in English;
 Although I read the book The Education of Little Tree 6 month ago, I don't restrained my desire to say something about it. In my blogposts I usually write about the books I like, since I don't want to say negative things about any book.

 After some explanations;
 It's a book that can be read only for questions of The Little Tree. It's like looking at the world through the eyes of  a child. The child had learned to love, value the living. The child couldn't understand how a person is chopper, and wasteful.
 The story shows us how a child can be grown up as mature, and productive. While I was reading the book, I remembered Ken Robinson's talk above.

Good readings.

21 Haziran 2012 Perşembe

'Matematik Yaramazdır'


  Kütüphaneyi sadece kitap okumak için kullanmayı özleyen kız bitirme projesi için kitap ararken, gözüne bir kitap ilişir. Zaten kitapların kapaklarına ve isimlerine zaafı olduğu bilinmektedir. Yine karşı koyamayacağı bir isimle (Matematik Yaramazdır) karşılaşmıştır, ve sonu kitabı alıp 'self-check'e doğru ilerlemek olmuştur.


  Bahsi geçen karakterin Delibu olduğu şüphesizdir. Bahsi geçen kitabın isminin hakkını verip, karakterimizi zaman zaman projesini yazmaktan alıkoyarak yaramazlığını yapması ise hükümsüzdür.

 Nedir bu kitabı çekici yapan, isminden başka diye soracak olursanız, sevgili Ahmet Doğan'ın yaşamının, ve düşüncelerinin karakterimizi etkilemiş olmasıdır. Kimdir Ahmet Doğan? Kitabın ilk sayfalarındaki ropörtajının etkisini yitirmemesi adına çok da ayrıntılı anlatmak istemem, fakat öğretmen lisesi mezunu, daha sonra 3 yıl matematik eğitimi almış, ve bana göre matematik öğretmenin ne anlama geldiğini çözmüş biri.
 Bir yandan 'Matematikçi' olmakla, 'Matematik öğretmeni' olmanın farkını sürekli vurgularken, diğer yandan derin matematik ve ispat bilgisini öğretirken kullanması, karakterimizi etkileyen bir diğer özelliği. Her ne kadar temelini öğretmek/öğrenmek daha zor olanıymış gibi gelse de, matematiğin ancak temelinden göstererek, ispatlarıyla öğreterek sevdirilebileceğini gördüm diyebilirim.
 
    Sevdiğim cümlelerin sadece bir kaçı;

* Matematik 'yaramaz'dır. Yaramazların işidir matematik. Bu özelliği keşfedildiğinde korkutmaz olmak ne kelime, öyle bir sevilir ki. Hangimiz sevmeyiz yaramazlığı?

* Merak duygusunu kışkırtırsan, öğrenci araştırır, bulur, seninle tartışmaya gelir. Öğrenciyi olabildiğine beyinsel olarak özgürleştireceksin.

* Matematik soyut bir dil; laboratuarı insanın beyni, aracı da kalem, kağıt.

   Kitap zaman zaman ilgi çekici hikayeler, öğrencilerinden örnekler ve çoğunlukla ilgi çekici problemlerin çözümleri üzerine sohbetlerden oluşuyor. Bir önce bahsettiğim 'Herkes için Matematik' kitabından daha kolay, anlaşılır bir dili var. Ve bir klişe kalıpla bitirmesem içim rahat etmez: Matematik öğretmeyi amaçlayan herkes okumalı bence :)

Dipnot 1: Ödünç kitap okumayı çok sevmediğimi söylemiştim. İşte yine bir kitapla duygusal bağ kurma vakıası yaşandı, ve ben bu kitabı satın alacağım sanırım. Beğendiğim kitapların kütüphanemde olmasını istiyorum ne yapalım :)

Dipnot 2: Kitabı kütüphaneye teslim etmem gerektiği için foroğrafını da çekmeyi unutmuşum, böyle de kötü bir şey işte kitaba sahip olamamak :)

Öğrenmeli, okumalı günler diliyorum.
Hoşça bakın zatınıza.

26 Mart 2012 Pazartesi

'Herkes İçin Matematik'


  İsmi meraklanmama sebep olsa da,ismini çok sevmedim açıkçası. Orijinal ismini de bulamadım, muhtemelen farklı bir şekilde çevirmişler,  bilen varsa bilgilendirilmeye açığım.

  Ama kitabın içeriğini sevdim. Hem bir matematikçinin, hem bir eğitimcinin ilgisini çekecek bir ilerleyişi var. Henüz tam olarak eğitimci olamasam da, benim kafa yapıma uygundu sonuç olarak. Matematiğin sadece teorik kısmından fazlaca sıkılmış biri olarak iyi geldi diyebilirim teorikle yaşamdan örneklerin birleşmesi. Daha geniş kapsamlı olsa daha mutlu olurdum tabi, zira fazlaca olasılık üzeriden gidiyor kitap. Ara ara güldürürken yüzümü, ara ara 'Evet yaa, ben de bunu diyordum.' tarzında düşüncelere gittim. Sanki mizah kitabından bahsediyorum, 'Güldürürkeen düşündürüyorduu sevgili Paulos amcaa' diyeceğim :)

   Şöyle bir atıfla giriş yapılmasından anlamıştım ben zaten kitaba ısınacağımı:

- 'Sınav yoktur, bu yüzden kitap serbest olarak okunabilir, ve arada çıkan zor pasajlar çekinmeden atlanabilir.' 

 Sevgili Paulos amcamız, 'Ayy matematik mi, hiç anlamam, sen hesaplasana.' modunda olan kişileri sayı cahili olarak tanımlarken (tabirden pek hoşlanmadım); aslında bunun tam olarak kişinin suçu olmadığını da atlamıyor.

- 'Sayı cahili kişiler, küçük miktarların toplanabileceğini anlayamazlar. Onlar küçük şişelerdeki saç spreylerinin ozon tabakasının delinmesinde rol oynayabileceğini ya da özel arabaların asit yağmuru sorununa katkıda bulunabileceğine inanamazlar.'


- 'Bana göre çok fazla sayıda insan, başlarına gelen talihsizlikler karşısında 'Neden ben?' tutumunu takınır. İnsanların çoğu bunu yaparsa, bunda istatistiki yönden bir yanlışlık olduğunu anlamak için matematikçi olmanız gerekmez.' 


- 'Matematik önemliyse(ki mutlaka öyledir), o zaman matematik eğitimi de önemlidir. Konularını daha geniş kitlelere aktarmaya tenezzül etmeyen matematikçiler, biraz da olsa, hayır kurumlarına hiç bir katkıda bulunmayan multimilyonerlere benzerler.' 


Dipnot 1: Kitabın baya bir kısmının matematiksel terimler içerdiği uyarısını yapmak isterim.
Dipnot 2: Zaman zaman kategori değiştiren blogum şu sıralar kitap blogu modunda takılıyor, zira şu sıra okul, özel ders verme aktiviteleri dışında yapabildiğim en güzel şeylerden biri kitap okumak :)

Okuya kalın.
Hoşça bakın zatınıza :)
   

5 Mart 2012 Pazartesi

Düştüğün Yerden Kalkacaksın/Kalkmalısın.

         Düştüğü yerde kalmamalıydı Mü'min, kalkmalı silkelenmeliydi, zira onun dayanacağı büyük bir gücü vardı. Ve düştüğü yerde kalmadı.




 İnsanı düştüğü yerden kalkıp silkeleyecek bir kitap yazmış Yusuf Özkan Özburun yine. Teselliler Kitabı ile tanıdığım bu yazarı, iyi ki tanımışım diyorum okudukça. Hani bazı yazarlar vardır ya, kendinize yakın hissettiğinizden midir bilmem ama, her cümlesinin altını çizesiniz gelir, okudukça. Her cümlesi ayrı bir konunun derinliklerine götürür sizi. İşte ben de öyle hissediyorum, Y.Ö.Özburun okudukça. Hızlı hızlı kitap bitirmiş olmak değil niyetim. Bu sebeple düşünmeme, tefekkürüme vesile kitapları ayrı bir seviyorum; zira yaratılış sebebimi düşünmek değerli kılıyor beni.

 Zaman zaman aklıma gelen konulara farklı bakış açısı, vurucu cümleleri etkiliyor belki de beni. Mesela şöyle bir girişle başlaması;

* "Düşmek deyince 'internet bağlantısının kopmasını', yükselmek deyince 'dolar kurunun fırlamasını' anlıyor zamane.


* Kalamış'a bir tatlı huzur almaya gidenlerin kendilerinde nüve halinde bulunan huzuru bulmalarına yardımcı olmzktan öte vereceği bir huzuru yoktur mekanın. Yani, mekan bizim aynamızdır, bizi bize gösterir."

* Her israf günah, her günah israftır.


Tefekkürlü okumalar diliyorum.

22 Şubat 2012 Çarşamba

'Japon Yapmış' Diyorlar Bizim Oralarda

 Şu gün görüldüğü üzere uzuuun zaman önce okuduğum Japon Yapmış/Onur Ataoğlu'ndan konuşalım istedim biraz. Zira sevdiğim kitaplardan bahsetmeden geçemiyorum.

 Giriş yazısında başlayan samimiyet kitabın sonuna kadar devam ediyor emin olabilirsiniz. Daha önce hiç gezi kitabı okumamış biri olarak 'her gezi kitabı böyleyse, bir sürü gezi kitabı okumak istiyorum.' dedim kendi kendime :)  Ve kitap bittiğinde Japonlar hakkında çok şey biliyormuşum havasına girdim, zira daha öncesindeki bilgim çok kısıtlıydı, ve O.Ataoğlu farklı kategorilerde tüm özelliklerini anlatmıştı. Ve içim daha bir ısındı sanki Japonlara, her ne kadar O. Ataoğlu 'tuhaf''lıklarını ve 'çelişkileri'ni -ifade edilebilecek en eğlenceli şekilde- dile getirmiş olsa da.


  Twitter'a kitabı okuduktan sonra "Bu kitabı okurken ara ara 'Japonlar başak burcu mu ki?' diye düşünmeden edemedim." yazdığımda, Onur Ataoğlu kötü bir anlamda yazdığımı düşünmüş olacak ki; 'Neden böyle düşündünüz bilmiyorum ama, hepsi başak değil emin olun.' gibi (tam ifadeyi hatırlamıyorum, affola) bir şey söylemişti. Neden böyle düşündüğümü ise daha sonra açıklayacağımı söylemiştim. Böyle söyleyince de çok mühim şeyler söyleyecekmiş gibi oldum tüh!

 Baştan söylemeliyim ki bu çıkarımlar sadece bir başak dikkate alınarak yapılmıştır; ki bu başakın Delibu! olduğunu biliyorsak, dikkate almaya değer değil, eğlenmelik şeyler olduğunu anlayabiliriz. Zaten Onur Ataoğlu da 'Japonya ve Japonlar hakkındaki her yargının tersi de doğrudur.' dediğine göre devam edebilirim :) Anlaştıysak eğer;

 * '..dört mevsim konusunda Japon milleti biraz takıntılıdır. Herhangi bir 'dünyalı' ile tanıştıklarında, ilk sorularından birisi "Bizde dört mevsim var, ya sizde?" şeklindedir.' cümlesindeki 'takıntı' zaten başak özelliği. Düzen, ne bir eksik, ne bir fazla olma durumunu seven başak; 'dört mevsimi düzeninde, hepsini de yaşıyoruz çok şükür.' :)


* '..kusursuz olmaya çalışmak, kusurların en büyüğüne sebep olabiliyordu.'  Başakların bir anlamada iyi, bir anlamda kötü özelliği 'kusursuz olmayı istemek, ince eleyip sık dokuyarak bir işi yapmak'. Zaman zaman beni hayal kırıklığına uğratan şey. Japonlardaki bu his de bana bunu düşündürdü.


* 'Bir başarısızlık, yenilgi, utanç karşısında kendi canını bu kadar kolay alabilen bireylerin yaşadığı başka bir toplum yoktur sanırım yeryüzünde.' Başaklar da ufacık bir sebepten ötürü kendini çok üzebilir. Kendimde de fazlasıyla hissettiği bir özellik, yine bazen beni üzen. 


* 'Hangi çiçeğin hangi tarihte açacağı belirlenmiştir, ilan edilmiştir. Yağmur sezonunun bitiş tarihi bellidir; o günün ertesi bardaktan boşanırcasına yağmur yağsa da insanlar evden şemsiyesiz çıkar.' Aynen böyle, başaklar için de bazı şeylerin keskin sınırları vardır; 'azıcık' kuralcıdırlar. Ben mesela kış tam bitmeden kolay kolay kabanımı çıkarmam, içine ince giysem de; ama ilkbaharlık kıyafet giyersem de kolay kolay kaban giymem tekrardan :) -Tamam komik.-


  Böyle giderse tüm kitabı yazma korkumdan, ve belki de başka biri okurken de kendinden(başka burc) bir şeyler bulabileceğinden dolayı bu bahsi burada sonlandırıyorum. Yani Japonların hepsi başak burcu değil :)




Daha fazlasını merak ettiyseniz okuyun o zamaan.
Keyifli okumalar.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Hıdır Kişisel Gelişiyor Okudum; Ben de Geliştim.


  Ahmet Şerif İzgören'i sosyal medyadan tanıdım ilk olarak. Bir kaç videosunu izledikten sonra ilk olarak Avucunuzdaki Kelebek'ini okumuştum. Doğal üslubunu ve gerçekçiliğini sevdiğim yazarlardan oldu ikinci kitabını da okuduktan sonra.

 Öncelikle söylemeliyim ki; Hıdır'ın kişisel gelişmesi bildiğimiz kişisel gelişim tekniklerinden değil. İşte ben de bunu sevdim :) Şöyle diyordu Hıdır: 'Son dönemde yüzlerce kişisel gelişim kitabı okudum. Kafayı fazla takınca kötü oldum be Talat ağabey. Sonra baktım çoğu birbirinin aynı. Bir de bizim hayatımızla ve kültürümüzle gram alakası yok.' Talat ağabey de Hıdır'a 'Hiçbir şey üretemiyorsan, al hanımı çocuğu, git Çocuk Esirgeme Yuvalarına; bir şeyler anlat onlara, kitap oku. Senin için en büyük kişisel gelişim orada yanağına konacak bir öpücük.' diyordu.

  Belki de İzgören'in klasik kişisel gelişim tekniklerini, ve bunların motomotluğunu eleştirme dilini sevdim ben. O da belirli şeyler öneriyor tabi ki; Avunuzdaki Kelebek bu anlamda daha bir kişisel gelişim kitabı niteliğindeydi, fakat kendine özgülüğü ve daha doğal bir süreci önermesi kişiye özgüven veriyor.

  Kendine özgü, okurken şaşırtan kitapları seviyorum. Hıdır Kişisel Gelişiyor da ara ara çıkan hikayeler, Ferrarisini Satan Bilge ile paralel bir bağlıntı halinde ilerlemesi gibi özellikleri sayesinde bu kitaplar arasına girdi. Aferin Hıdır :)

  Kitap önermeyi -düşündüklerimi söylemekten öte 'Bunu okumalısın.' demeyi- sevmediğimi söylemiştim daha önce ama  bu kitabı okuyum diyebilirim, zira A. Şerif İzgören'in kitap iade garantisi vaar! :)


Kitaplarla dostluğunuz pekişsin.
Keyifli okumalar..
Kitaplarla kalasınız.

31 Ekim 2011 Pazartesi

BirİnciSöz ve Hayal Dünyam


Senai Demirci üslubunu sevdiğim yazarlardan.
Birincisöz'ün de üslubunu sevdim,hem de pek sevdim. Bir Risale-i Nur Yorumu diye tanımlıyor kendisi kitabı. Etkileyici bir yorum benim dünyamda. Çünkü bana Kur'an-ı Kerimi nasıl dikkatli okumam konusunda bir uyarı gibiydi. Her kelimenin anlamının ne kadar da önemli olduğu, bu yüzden bir ayet üzerinde ne kadar da çok düşünmem gerektiğini hatırladım. Evet hatırladım, unutuyorum çünkü bazen... 

Bazı kısımlara gözüm fazlaca takıldı. 
"..Yani kişinin afaktan aldığı biligiler, kendine nasıl baktığına göre 'pek fena' ya da 'pek güzel' olabiliyor."
Kendimizi O(c.c)'nun kulu olarak tanımlar ve O'nun adıyla hareket edersek her olay 'pek güzel' hale gelecektir. Yaşadıklarımızda hikmet aramaz isek işte o zaman, her şey 'pek fena bela'lar silsilesine görecektir.

Bir de sepet örneği vardı ki, çok sevdim. Durumu çok güzel betimlemiş.
"Sepet denize dalmışken sanır ki, denizin hepsi içindedir. Sanır ki; denizden aldığı kendine kalacaktır. Sepet dediğin, teni delik deşik bir kaptır; su tutmaz... Sen sen ol 'doydum' deme. Sen sen ol 'oldum' deme. Sana düşen hep denizde kalmaktır. Sende olan denizdendir ama deniz değildir. Sana düşen kendini doldurmak değildir. Denize dal ve orada kal yeter. Sular her daim içinden geçsin yeter, böylece hep temiz kalırsın."
Bazen insan tam da bu yanılgıya düşmez mi, her şeyi bildiğini, ve doğru yaptığını sanır. Azıcık denizden dışarıya bakayım der, ama bir andan o bildiklerinin hepsinin denize düşüverdiğini görür.

Hep denizin içinde kalabilmek duasıyla..
Hoşça bakız zatınıza.

PS: Kuranı anlamak adına bir uyarıcım da şu yazı oldu son zamanlarda, sevgili Kumbaramdaki Kelimeler'in yazarının kaleminden Arapça'nın A'sı.

26 Temmuz 2011 Salı

Giderken Bana Bir Şeyler Söyle & Woswos'um.


Bir güzel kitap..
Mustafa Ulusoyla nasıl tanıştığımdan bahsetmiştim, üslubunu sevdiğimden de. Ölüm'e böyle birinin gözünden bakma fırsatı yakaladım Giderken Bana Bir Şeyler Söyle'yle. Ölenin ardından aslında kendimiz için üzüldüğümüzü bir kere daha anlamış oldum. Ve babaannemin vefatıyla ilk defa çokça hissettiğim ölümün hemen yanı başımızda olduğunu bir kere daha hatırlamış oldum. Babaannemin vefatı, çok oturmuştu yüreğime, ilk defa bu kadar yakınımı kaybediyordum. Çocukluğumdan bu yana dizinin dibinde olduğum babaannemin yokluğu düşüncesine alışamamıştım/hala alışamadığım durumlar var; ilk O'nsuz  Ramazanımız geliyor mesela...Oysa O hastaydı, ve az çok ölüme yakınlığını hissediyorduk. O beni bu hale sokarken, 'hiç beklemediğimiz'  ölümler var ya hani,  onlarda ne yapacağım ki diyorum. Hiç bir şey, sadece ölümün yakınlığını ölüm gelmeden hissetmeye devam edeceğim.

Birkaç alıntı;
* İnsanlar gözleriyle görmediklerine niye kaybettik derler ki?
* İnsanlar ister dolmakalem, ister tükenmez kalem, ister bilgisayar kullanıyor olsunlar, en çok ayrılıkları yazıyorlardı.
* İnsanlar en gereksiz şeyleri konuşmaya çok hevesli olmalarına rağmen, sıra ölüme gelince büyük bir suskunluğa bürünüyorlar.
* En uygun ölüm zamanı, insanın öldüğü zamandır.

Ölüm deyince woswosun da bir değeri kalmadı, fotoğraflarını paylaşayım diyordum,koyup susuyorum.




Tefekkürle..



21 Temmuz 2011 Perşembe

Nietzche ve Babaannem


İlk olarak Mustafa Ulusoy'la nasıl tanıştım? Öyle olağan üstü birşey değil ama, neden böyle bir giriş yaptım ben de bilmiyorum :) Hani Teselliler Kitabı ile bağımı anlatmıştım ya, kapağına hayran olup aldım diye, işte M.Ulusoy'un -Aynalar Koridorunda Aşk- kitabını da ismine vurulup almıştım, hakkında hiçbir fikrim yoktu. Farkettim ki, M.Ulusoy bu isim seçme konusunda çok başarılı. bkz. Giderken Bana Bir Şeyler Söyle (fotoğrafını çektiğimde onun hakkında da birşeyler atıp tutacağım inşallah :)

 Ne diyordum, lisede o güzel isimli kitabıyla tanıştım, ve üslubunu beğendim. Fakat başka bir kitabını aradan seneler geçmesine rağmen okumamıştım, nedendir ben de bilmiyorum. Sonra dedim ki, ilk kitabından başlayayım okumaya, ve Nietzche ve Babaannemi okudum. Sevdim, sevdim.

 Deneme kitabı okumayı sevdiğimi daha önce de söylemiştim sanırım. Benim de çok daldan dala atlayan biri olmamdan kaynaklanıyor olsa gerek. Beğendim dediğim romanların sayısı çok azdır mesela. Neyse başka konulara atlamadan konumuza döneyim. Farklı farklı konulardan bahsediyor Ulusoy bu kitabında. (isimleri tekrar tekrar yazmak zormuş :) Psikiyatri uzmanı olan Ulusoy tecrübelerinden yola çıkarak bakmış olaylara. Asıl hastaların yanında, 'normal' diye tanımlanan insanların da nasıl hastalıklı bir bünyesinin olduğunu vurgulamış ki bu beni çok etkiledi. 

Birkaç alıntı:

*Nietzche ve babaannem aynı gezegenin iki misafiri oldular. İkisi de, bir anne ve babadab dünyaya geldiler. Aynı donanımalara sahiptiler. Ne nietzche'nin fazlası vardı, ne babaannemin eksiği. Nietzche kolay olanı seçti, babaannemse zor yolu. 

*Ya zamanımızın tipik otistik insanı? İşte o, kendi hastalığını kendisi tercih ediyor. Ezel ve Ebed sultanının kainat sergisinde bir mütalaacı olduğunu unutmuş halde yaşayarak, otistik bir hayatı bizzat seçiyor.

*O'nsuz geçen günlerim, saatlerim, dakikalarım hastalıklı anlardı. Ey ademe gitmiş, yok olmuş, helak olmuş zamanlarım, amellerim, duygularım! Hepinize geçmiş olsun.

Bol okumalar diliyor, ve gidiyorum..


9 Temmuz 2011 Cumartesi

Gel Murat Menteş'le Tanışalım.



Ben yeni tanıştım desem şaşırır mısınız bilemiyorum. Arkadaşımın yoğun tavsiyesi üstüne hemen kitapyurdu.com cuğuma söyledim, iki gün sonra getirdiler :) 

   Farklı mı desem, hoş mu desem, garip mi desem ne desem bilemedim ama sıradan olmayan bir roman okumak istiyorum diyorsanız buyrun 'Dublörün Dilemması'na diyorum ben de. Murat Menteş'ten alıntılara fazlaca rastlıyordum, farklı bir bakış açısının olduğunu sezmiştim ama okuma fırsatım olmamıştı. İyi ki okumuşum diyorum şimdi, bundan sonra hevesle yenilerini de okuma hayalindeyim.
   Şunu da belirtmeliyim ki, çok fazla komedi tarzı okumayı sevmediğim için kitap okurken gülen bir insan değilim. Ama bu kitabı okurken arada sesli güldüm :) Umur Samaz diye bir karakterin varlığı, medyayı eleştirirken kullandığı dil, açtığı eski şeylerin satıldığı dükkandaki insanlara eşyalar hakkında anlattığı abartı hikayeler gülümseten bir kaç ayrıntıydı. Devamını siz bulun..

Bir baksanız pişman olmazsınız diyor ve kaçıyorum.
Gözünüz kitaplardan ayrılmasın :)
Hoşça bakız zatınıza..

26 Nisan 2011 Salı

Teselliler Kitabı ile Bağım.



  Siz hiç bir kitabı kapağına hayran kalıp aldınız mı? İtiraf ediyorum ben yaptım. 'Teselliler Kitabı'nı kapağına hayran kaldım, isminden de etkilendim. Aramızdaki bu etkileşimin ardından, kasada nikahımızı kıydık. Tabi meraktan hemen okumaya başladım. Şimdi merak ediyorsunuz değil mi 'Ee beğendin mi?'. Cevap veriyorum, beğendim hem de baya beğendim :)
  Her cümlesini çize çize kitabı karalamaktan korktum, zira her cümlesinde kendimi buldum.

  Kitap bizim sıkıntı yaptığımız bir takım şeylerin tesellilerini sunuyor bize. Ve O'nun penceresinden olaylara yaklaştığı için çok mantıklı ve tatmin edici teselliler..

 Alamsızlığın tesellisi,
 Yalnızlığın tesellisi,
 Hüznün tesellisi,
 Ölümün tesellisi,
 Ayrılığın tsellisi,
 'Çirkinliğin' tesellisi,
 İhtiyarlığın tesellisi,
 İyi çocuklar yetiştirememenin tesellisi,
 Aşk acısının tesellisi.

 Okumak isterseniz diye bunları açmıyorum. Ama bir kaç anektot paylaşabilirim:

*İnsan insanın tesellisidir, teselliyiz birbirimize.
*Vucüt bulmuş her ruh yalnızlığı tadar.
*Hüznü vardır, sadece kalbi olanın.
*Ölmek değildir, ömrümüzün en feci işi.
*Ölümle yüzleşmeden, ölümün gözlerinin ta içine bakmadan yaşanan bir hayat neye yarar?

  Tesellini unutma dostum! O her sıkıntının tesellisini verecektir.
  Duayla kalasınız.

24 Şubat 2011 Perşembe

BirGüzelKitap & KitapAyracı


Mehtap Kayaoğlu'nun ilk olarak TV5'deki Yüzleşme programına rastladım, iyi de rastlamışım. Çok tatlı olmasının yanında, faydalı bilgilerini de esirgemiyor :) Ben bazı durumlarda özellikle küçük kardeşimle ilişkimde ne tepki vereceğime karar veremiyorum, çünkü yetişebilecek en güzel bir şekilde yetişmesini istiyorum. İşte bu gibi durumlarıma çözümler bulduğum bir kitap 'Siz Siz Olun'. Özelliklere annelere tavsiyemdir diyebilirim. Pek tavsiye işlerinden hoşlanmasam da, an itibariyle yapmış bulunmaktayım çünkü gelecekleri önemli miniklerin :)


Bir kaç alıntı da paylaşayım mı? Bak ama çok hoşlar :)
*Aile gürültüdür.Aslında gürültü yaşamdır. Sessizlik, gürültüden uzak. Ama neye yakın? Ayrılığa, yalnızlığa, ölüme...

'Ama'lı sevgiler' başlığı ne çağrıştırır ki insana..
Nedir ama'lı sevgi..
Evet ben de anlayamamıştım başta, ne ola ki bu ama'lı sevgi?
Ne biliyor musun? Sevgilerimizi koşullara bağlama. 'Seni seviyorum ama, odanı dağıttığında sinir oluyorum.' 'Seni seviyorum ama eve geç geldiğinde gıcık oluyorum.' ve daha fazlası..

*Sevginin ama sı olmaz! Sevgi odadaki dağınıklığa, masa başındaki derse hapsedilemeyecek kadar büyüktür. Güven vericidir.
*Yanlışları söylerlen sadece yanlışları, sevginizi ifade ederken de sadece onu söyleyin.

Daha fazla uzatmadan ben kaçayım, hoşça kalasınız :)

DİPNOT: Kitap ayracımın tasarımı Bir Avuç Hayat ın blogundan esinlenerek yapıldı.


22 Ocak 2011 Cumartesi

Avucunuzdaki Kelebek-A.Şerif İzgören


  Nette yayılan videosu ilginç final sorusu ve diğer konuşmalarıyla aşina olduğum Ahmet Şerif İzgören'in kitaplarını da merak etmem sonucu sevgili dostum kitapyurdu.com 'dan aldığım ve bir çırpıda bitirdiğim kitap olurlar kendileri. Final dönemi (tamam tamam ya, espri yapmayacağım dedim ama bu isim tamlamasından bile öğğ geldi haklısınız!) ders çalışmamak için aktiviteler üretirken tutulduğum kitap ayrıca :) Kişinin değerini bulunduğu okulu, işi vs. değil, hayallerinin belirlediğini çok güzel bir dille anlatan bir kitap, şiddetle tavsiye ederim sonuç olarak. İyi okumalar diliyor, görüşmek üzere diyorum..

Firarperest-Elif Şafak


   Elif Şafak'ın tarzını beğendiğimi tekrar anladığım bir kitap oldu Firarperest. İlk defa Aşk kitabını okudum Şafak'ın ve tam olarak anlatılanları benimseyemesem de üslubunu beğenmiştim. Ki ben sadece tasvip ettiğin düşünceleri yazanların okumasından yana olmayan biriyim, bu yüzden yazdıklarını tamamen benimseyememenin çok da bir önemi yok. Neyse yine konudan saptım sanırım :) Firarperest diyordum, birbirinden bağımsız konulardaki denemelerden oluşan kitap.Beğendiğim birkaç alıntı paylaşayım sizinle:

  'Hayalimdeki sen, gerçek senden daha özgür aslında. Görsen hayalimdeki seni kıskanırsın.'


  'Zayıf insanlar mı inanır falcılığa, yoksa hayatın kuru mantıktan ibaret olmadığını bilecek kadar bilge insanlar mı?'


   '..akıllara ziyan bilgisayar oyunları icat edebilecek yerdeyiz artık, ama yüreklerimiz ne kadar zenginleşti ve derinleşti, işte o apayrı mesele.'

   Dahasını okuyun görün desem çok mu reklam yapmış olurum ki?
   İyi okumalar diliyorum..